TR biz kavgadan korksaydık Avatar resmi "Biz kavgadan korksaydık âşık olmazdık..."

2 Mart 2026 Pazartesi

 “Ey Genç (fetâ), sevgiyi hicâb gören kimsenin hükmüyle ben o sevgiden ayrıldım, hevânın (muhabbetin) fenâ bulduğu bir mertebedeyim.” 

Muhabbet, muhib ve mahbûb arasında “gayriyet” iktizâ eder. Gerçekde, işâret edilen “itthâd”da bu yoktur. Allah yolunda sâlik mürîdin mertebesi, ikisi arasında hicâbın bulunması içindir. Buraya kadar İbnü’l-Fârız’ın aşk ve muhabbet ile sülûkün yüksek bir mertebe olarak sunmasından sonra, hakîkatte sevgi ve aşk ile sülûkün ikilik olduğunu, bunun üstünde bir hâlin bulunduğuna işâret edildiği görülmektedir. Aşk ve muhabbet, sûfînin seyrinde geçilmesi gereken bir mertebedir. İbnü’l-Fârız yaşadığı yüksek tecrübenin aşkın ötesinde olduğunu, kendisinin bu aşk mertebesini geçtğini şu beyiti ile ifâde eder:

“Aşk sınırını geçtim, ittihad mîrâcından geçerken sevgi kerih görülen (buğzedilen) gibidir.”

Nâblusî, İbnü’l-Fârız’ın bu beyitte “muhabbet ve aşk benim yanımda buğz menzilindedir” demekle ikilik (isneyniyyet) ve vücûdda sevilen (mahbûb) ile müşâreket (ortaklık) dâvâsının gizli şirk olduğunu, gerçek mahbûbun böyle bir çekişmeye râzı olmadığını belirtir. Hak Teâlâ’nın ُيُُحِ ْبَُهُُمْ َو َ يُُحِ ْبَُوْنَُه  “Onları sever, onlar da O’nu severler” (el-Mâide: 54)  âyetinde, tefrika zamirlerle; cem‘ vasıfladır. Muhabbet vasıftır. Dil bilimciler, Allah Teâla için mef’ûlün-bih (nesne ) olmayacağını, ancak fiil ve fâil ile cümle kurulabileceğini belirtirler. Nâblusî, İbn Hişâm’ın Kitâbu muğnî isimli eserinden misaller gösterir. Meseleyi dil bilimsel metodla îzâh eden Nâblusî, bu beyitle işâret edilenin, kâmiller için muhabbetin, makbûl kabûl edilmediğidir. Muhabbet, seven ve sevilen arasında bir nisbettir. Bu ise, mugāyereti gerektirir. Mugāyeret ise bir yönde gizli şirk olduğundan, hakîkî muvahhid için buğz edilmeyi gerektirir. Her ne kadar muhabbet yüksek bir mertebe ise de ahadiyet mertebesinin aşağısındadır. Vâhidiyet mertebesinde olan, seven ve sevileni aynı görür. Beyitte geçen “ittihad” mertebesi de bir yönden “muhabbet” gibi cem‘ül’l-cem‘ mertebesinde olanlara nisbetle hicâbdır.


Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

 “Aşk yüceliklerinin mülkü benim mülkümdür, askerlerim mânâlardır ve tüm âşıklar benim tebaamdır.”


Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

"aşkın bir adı da yorulmamaktır..."

I a. erdem bayazıt
I aşk risâlesi

*


(https://youtu.be/xLNQxtnQ8TY?si=SG2qec_h5TKL-3AA)

*

AŞK RİSALESİ 

 
Dirilmek yeniden
Yerin uyanması gibi, kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının
Yağmurun ansızın boşanması
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması
Erimesi gibi karların ve buzulların
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların.



Dirilmek yeniden
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi
Kandan kinden öfkeden
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi
Sürekli lekelendiğimiz, çözülmeye terkedildiğimiz
Bir bataktan çıkar gibi.



Yürürken, otururken, yatarken
Hep çürümek durumunda kalmış
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz
Dokunduklarımız için ellerimiz.



Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki.



Aşkın son saltanatını yaşamak için mi ey kalbim
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi?
Bu başkaldırma kanatlanma.



Durmadan geçiyordu o zamanlar
Üstümüzden tanklar, toplar, binler tonluk arabalar
Boğuk bir ses, madeni bir böğürme
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı
Yalayarak
Çekiyordu bizi ve herkesi.



Ama sen uzaklardaydın ey kalbim
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı
Ayın ve yıldızların çağlayarak
Berrak şelaleler yaparak
Coşku içinde aktığı
Bir yerlerdeydi.



Hani bir gün bir çobana rastlamıştık
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu
Adı ferhat mıydı neydi
Koyunların, kuşların, böceklerin ve çiçeklerin
Sadakatten mest oldukları
Her birinin gözlerinde
Kaybolur gibi, kayar gibi
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan.



Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim
yeryüzü gibidir toprak gibidir
Sen ki bulut gibisin
Ay gibisin, güneş gibisin bazen.



Usul usul inen
Yağmur tıpırtılarını
Dinler gibi
Dalıp gitmiştik
Sen konuşuyordun
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
Onlar ki konuklarımızdı
Adları Keremdi, Yusuftu, Kaystı
Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu.


( Ara Çağrı )

Sen bir taze haber gibi gelmiştin, unutmadım
Her gelişin bir taze haberdi, unutmadım



Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki
unutmadım.



Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım



Sen uyurdun, uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki, unutmadım.



Ah sevgili! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış
yüreklerimizde
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde
unutmadım.



Toprağa düşen tohum, onda gizlenen renk şekil koku
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için
unutmadım.



Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım.



O dirildi, O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım



Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım.



Haydi gel sevgilim
Uzanalım toprağın altına
Çiçekler mayalansın göğsümüzde
Bu akıp giden, bu kör gidip yol giden
Kalabalıkları bu insanları
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları
Uyarmak için, bir an durdurmak için
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük
Bırakıp giden leylekleri, o güzelim hacı leylekleri
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız
Ama şimdi kendimizi zorlasak da
anımsayamadığımız tasarlayamadığımız
o kırlangıçları
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz,
Uzansak yerin altına ve toprak olsak.



Haydi gel sevgilim
Bir daha deneyelim
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların
Yüreğimizden, gönlümüzün derinliğinden
Vermek, hep vermek için
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz
Aşkın bir adı da berekettir
En iyi anlatandır o
Hıra’da bir mağarada
Gözden döküleni
Gönülden geçeni.



Ah hep o kelimeyi bulmak için bütün bu
Çabalarım
Seni çağıracak olan.



Nasıl da unuttuk
Oysa daha anar anmaz adını
Ansızın patlayan bahara
bir pencere açmışız gibi
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi
Birden sıyrılıverip bulutlardan
Üryan görülen can gibi
Doldururdun içimizi
Ve eviçlerimizi.



Ah oruçlu bir ağustos vaktinde
Bir kayanın dibinden kaynayan
Soğuk ve berrak sulara
Uzanıp kana kana
Avuç avuç alıp
Yüzümüzde, içimizde
Duyduğumuz
Gibi
Aşk.



Ah bir yalnızlık vaktinde
Herkesle birlikte olduğumuz
Gene de yalnız olduğumuz
Bir parkta
Ta uzaklardan gelir gibi
Bir tamburdan bir ezginin
Bizi bizden ve herşeyden
Alıp götürdüğü gibi
Aşk.



Haydi gel sevgilim gene arayalım
Makam-ı İbrahimde rastlanan ayak izlerini
Dedesinin elinden tutup Kubays dağına götürdüğü
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği
Develerin coşarak çöllerde
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği
O vakitleri.



Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.



Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.



Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.



Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda



Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Ankara, 1979

Şiirler, Erdem Bayazıt

*


(https://youtu.be/x1cZD5AZnGw?si=GJdvpaBnwspQ2nhG) 

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR


Yöresi- İli / ÇUKUROVA  

Kaynak Kişi / EYÜP TADİL

Derleyen / ANKARA DEVLET KONSERVATUARI

Notaya Alan / ALİ CANLI

Makamsal Dizi / HÜSEYNİ 

Konusu - Türü / Aşk Sevda 


İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR

TOZAR ELİF ELİF DİYE

DELİ GÖNÜL APDAL OLMUŞ

GEZER ELİF ELİF DİYE


ELİF KAŞLARINI ÇATAR

GAMZESİ SİNEME BATAR

AK ELLERİ KALEM TUTAR

YAZAR ELİF ELİF DİYE


EVLERİNİN ÖNÜ ÇARDAK

ELİF'İN ELİNDE BARDAK

SANKİ YEŞİL BAŞLI ÖRDEK

YÜZER ELİF ELİF DİYE


KARAC'OĞLAN EYMELERİN

GÖNÜL SEVMEZ DEYMELERİN

İLİKLENMİŞ DÜYMELERİN

ÇÖZER ELİF ELİF DİYE


Karacaoğlan


Kaynak: https://www.repertukul.com/INCECIKTEN-BIR-KAR-YAGAR-2692


*

Emel Sayın / 1976


(https://www.youtube.com/watch?v=t6L4wRKFXPU&list=RDt6L4wRKFXPU&start_radio=1)


*

Cengiz Özkan, İncesaz / 2007



(https://www.youtube.com/watch?v=lhB0Nt36mL8)

*

Özer Özel


(https://youtu.be/2qU6VOIlvb8?si=Sz4n2_lCefcjbSeK)

*

   "aşktan el aman"


"aşk ve muhabbete her şey dâhildir..."


*

"aşk, hüzünden, hüzün beladan, bela da hüzünden asla ayrılmaz."


 


 Aşk daima ikiyi birleştiren bir cazibedir.


Gönül Bir Yel Değirmenidir Sevda Öğütür, Hüseyin Rahmi Gürpınar



 "Ey aşk, sen

 Artık bazı şarkılar kadar yaralısın."


Grapon Kâğıtları, Didem Madak


1 Mart 2026 Pazar

 ''Ölüm ve aşk karşısında sabretmek en zoru.''


Gözyaşı Konağı, Şebnem İşigüzel

 "Âşık olmak, bir yüze aşina olmaktır.

 Âşık olmak, bir yüze yansıyan her bir hissi en ince ayrıntısına kadar hissedebilmektir."


Hayal Meyal, Tarık Tufan


 Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka

sonuçları bir bir gözden geçiriyorum


Erbain, İsmet Özel

 “Aşkın çaresi ya tahammül ya sefer ” dedi.


Tirende Bir Keman, Mustafa Kutlu

 Leylâ isteyen kişi Mecnun olmalı.


Dörtlükler, Ömer Hayyam

 Aşk dünyayı başka türlü gösteriyor. İnsanı yumuşatıyor.


Tutunamayanlar, Oğuz Atay

 Aşk ölçü-biçi tanımaz.


Mavi Kuş, Mustafa Kutlu

 Ey derviş! Aşkın hakkı olan hakiki aşkı yazamam.


Tasavvufta İnsan Meselesi İnsan-ı Kamil, Azizüddin Nesefi

 Severken seçen, seçerken seven sen değilsin. Doğarken, severken ve ölürken kaza ve kadere göre doğar, sever ve ölürüz. Sana aşkı sorarlarsa "Aşk, bir ruhun kendini bir diğer ruha kaptırmasıdır" de. Ruhu sordukları zaman da "Ruh yaratan Rabbimin emrindendir" de.

Abbas Mahmud Akkad


 Âşık Değil

Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmaî (ö.831) Basra çarşısında rastladığı köylü bir kadına sorar: - Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?

Kadın şöyle cevaplar:

- Sarılma, bağrına basma, dokunma ve konusma. Peki şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?

- Sarılma, okşama, öpme ve benzerleriyle ilerleme?!

- Peki cinsel münasebete kadar uzanıyor musunuz?

- Evet!

- Yaaa!.. Ey kardeşim oğlu, bu senin söylediğini yapanlar âşık falan değil, düpedüz çocuk isteyen birileri.



Divane Güzeller, İskender Pala


 Leylâyı seven Mecnûn, Hakîkî Mâşûk’un cemâlinin eseri olan hüsn (güzel)ü sever. Ancak mârifet eksikliği sebebiyle güzelliği kendi mâşûkundan menkul zanneder. Güzelliğin zuhûrunun, beşerî âlemde ilk neşet ettiği kişi Havvâ’dır...


Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner


“Gözümü, sana bakmasından kıskanıyorum; Onun için seni görünce bakışlarımı yere çeviriyorum. Beni fitneye düşüren şemâilini ve güzel tecellîlerini görünce; Seni Senden bile kıskanıyorum”

Gayret duygusu, muhibten mahbûba önelik olduğu gibi, mahbûbdan  muhibbe doğru da olabilir. Allah’ın kıskanması dînî terminolojide gayretullah şeklinde ifâde edilmiştir.


  Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

Âşık Tedâvisi

İbn Sina, Horasan veya Cürcan’a geldiği zaman hükümdarın yeğeni hastalanıyor. Hastalık amansız ve korkulu. Saray hekimleri bu hastalığın teşhis ve tedavisinde çaresiz kalıyorlar. Bu sebepten ötürü son ümit olarak İbn Sina her yerde aranır, nihayet bulunur. Sararıp solmuş, gücünü kuvvetini kaybetmiş, bünyesi zayıflamış ve yatağa düşmüş bu gencin tedavisi için İbn Sina’yı davet ederler. İbn Sina gelir ve daha gence elini sürmeden onun hasta olmadığını, sadece aşık olduğunu, kara sevdaya yakalandığını fark eder. Sonra hastanın nabzını tutar ve: “Bana Cürcan civarını tanıyan bir adam getirin.” der. Adamı getirirler. İbn Sina adamdan komşu şehirlerin isimlerini saymasını ister. Bir şehrin ismini duyunca hastanın nabzı hızlanır, yüreği hoplar. İbn Sina bu sefer adamdan hastanın nabzını zıplatan o şehrin mahallelerinin ismini saymasını ister. Bir mahallenin ismini duyunca hastanın nabzı yine hızlanır. İbn Sina bu defa adama: “Sokakların da adını say.” der. Adam bir sokağın adını söylediği zaman hastanın nabzı tekrar yükselir. Bundan sonra İbn Sina: “Bu sokaktaki evlerde yaşayanların isimlerini bilen birisini getirin.” der. Getirirler. Birer birer evdekilerin isimleri sayılırken bir isme gelince hastanın nabzı değişir. O zaman İbn Sina: “Bu mesele halledildi.” der; “Bu genç filan şehirdeki, filan mahalledeki, filan sokaktaki, filan evdeki, filan kıza aşıktır. Çaresi ve devası, o kıza kavuşmasıdır.” diye ilave eder. Aşık delikanlı İbn Sina’nın söylediklerini işitince utanır ve başını yorganın içine çeker. Mesele aynen İbn Sina’nın söylediği ve teşhis ettiği gibidir. Bu olaydan sonra İbn Sina’yı Cürcan hükümdarına götürürler. Hükümdar onun ilmine hürmet göstererek “Ey yüce filozof! Bu tedavinin sırrını bana söyle!” der. İbn Sina da: “Bunun tedavisi aşık ile maşukun bir araya gelmesidir.” diye cevap verir. Neticede Allah’ın emriyle kız istenir ve nikâhları kıyılarak aşıklar şifaya kavuşurlar.

Semerkand Dergisi, Yusuf Yavuz

Aşk Derdi

Molla Cami k.s., meşhur eseri Baharistan’ın beşinci bahçesini aşka ayırır. Şu hadisle söze başlar: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehittir.” Yani her kim aşk cazibesine tutulur, düştüğü bu sarhoşluk haliyle edebini hayâsını döküp saçmadan ve derdini içine atarak ölürse şehit gider.

“Aşkta namus ve sır saklamanın şart olması, tabiatın istekleri ve nefsin hevasıyla bulaşmaması içindir.” der Hazret. Sonra öyle bir hikâye anlatır ki, aşk derdine tutulanlar için adeta bir yudum iksir: “Hz. Ebubekir r.a. halifelik zamanında Medine sokaklarında dolaşıyordu. Evleri kapı kapı gezerken ansızın bir evin kapısında durdu. İçeriden bir ağlama sesi işitti. Bir kadın şu beyti okuyor ve ağlıyordu:


Ey yüzü güzellikte aydan parlak sevgili! / Senin ay yüzünün önünde güneş sönük.

Sütninem dudaklarıma memesini vermeden önce / Senin mercan dudaklarının hatırasıyla kan içtim.


Şiirin nağmesi Hz. Ebubekir r.a.’ın gönlüne pek dokundu. Kapıyı çaldı ve sordu: “Cariye misin, yoksa hür müsün?” Kadın; “Cariyeyim.” dedi. Halife, “Bu beyti kimin sevgisiyle okuyorsun?” diye sordu. Kadıncağız: “Ey Peygamberin halifesi!

Hz. Muhammed s.a.v.’in mübarek ravzası hürmetine beni kendi halime bırak.” diye yakardı. Hz. Ebubekir ise “Senin gönlündeki derdi anlamadıkça buradan bir adım atmam..” dedi. Cariye derin bir ah çekti ve Haşimoğulları’ndan bir delikanlının adını söyledi. Halife mescide döndü, cariyenin sahibini çağırttı. Değer pahasını vererek kızcağızı aldı ve doğruca sevdiğinin yanına gönderdi.”


Semerkand Dergisi, Akif Güler

Gerçekten Âşık Olsaydı

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuştu. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkını anlatıyor, sabredemiyor, çırpınıyor, ah çekiyor, halkı kendine acındırıyordu. Öte yandan şehirde haber çabuk yayıldı ve sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip:

-Ya ülkemi terk eder gidersin..., dedi, ya da kelleni vurdurtacağım..., kararını hemen ver.

Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı ve adamın işini oracıkta bitiriverdi. Bu manzarayı izleyen Vezir dedi ki:

-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz? Bunun üzerine Sultan:

-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekârdı. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım, dedi...


*İskender Pala


En Güzel Şehir

Bir sevgili, âşığına sordu: 

''Yiğidim, sen çok gurbet gezdin, birçok şehir gördün. Onların içinde en güzeli hangisidir?''

 Âşık hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

''İçinde, sevgilinin bulunduğu şehir.''


*Mevlânâ

 “Ey kimse, âşıkların hayâtı ölmededir; latîfe-i Rabbânîyi gönül götürmenin gayrinde bulamazsın” 


Mesnevî-i Şerif, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Ehl-i muhabbet indinde muhabbet, zühdün mukābilidir. Muhabbet nûr, aşk ise nârdır ki, mâsivâ ile olan alâkanın yanması ve yok olmasıdır. Tasavvufta, Allah’ın dışındaki her şey mâsivâ olarak telakkî edilmiştir. Dervişliğin esâsı sayılan mâsivâyı terketmekte, kalpten mâsivâ putunun değiştirilmesi, sevginin Allah üzerinde yoğunlaşması bu anlamda büyük önem arzeder. Çünkü, gönülde Allah’tan başka neyin sevgisi varsa onun sevgilisi, hattâ ilâhı odur, denilmiştir. Aşk sülûkünün nihâyetinde ulaşılan mertebe, “ahadiyet” mertebesidir. Bu mertebeye ulaşmak ise ancak nefsin ârızî sıfatlarını ve benlik duygusunu tezkiye etmekle olur. 


Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner


“O, para vermek cömerde lâyıktır; cân teslîm etmek ise âşıkın cömertliğidir.”


Mesnevî-i Şerif, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

27 Şubat 2026 Cuma

“Senin sevgini mezhep olarak seçene kadar hayret etmedim, Bu hayretim, senin hakkında değilse eğer hayret değildir”

Nâblusî bu beyitte “hayret”i, dehşet hâli ve sükûnetin bulunmaması olarak açıklar. “Senin sevgini mezhep olarak” seçmeyi İbn Arabî’nin Tercümânü’l Eşvâk’da zikrettiği “sevgi mezhebi” ile açıklar. “Kalbim, bütün sûretleri kabûl eder oldu; Putların tapınağı ve râhiplerin manastırı, Ceylânların merâsı, hacıların kâbesi; Tevrat’ın levhaları ve Kur’ân’ın sayfaları. Hangi yöne yönelse sevgi kervanları, Sevgi dîninin yolundan gidiyorum, Benim dînim ve îmânım sevgidir.” Nâblusî, tahayyürün yâni hayret etmenin artması ile murâkabeyi ilişkilendirir. İbnü’l-Fârız’ın “râ” kāfiyeli kasîdesinde (Râiyye Kasîdesi) ise “hayret” kavramını “aşk” ile bağlantılı olarak anlatan beyit şu şekildedir: "Sendeki aşkımın artmasıyla, hayret etmemi ziyâdeleştir."

Ebu’l-Abbas el-Mukaranî el-Kussad da şöyle demiştir: ‘Aşkın, insanlar üzerinde akıldan daha etkili bir gücü vardır.’ Çünkü akıl, insanı belli bir kayıt altına alır, oysaki aşk insanın hayâtını altüst eder, insanı şaşkına çevirir, hayrete düşürür. Şaşkınlık ise, akıllılıkla bağdaşmaz. Akıl sâyesinde insan kendini toplar. Şaşkınlık ise, insanın kendini dağıtmasına neden olur. Bu nedenle aşk, “dağılma” ve “dağıtma” özelliğiyle tavsîf edilmiştir. Bu özellik birçok açılardan,  âşıkın kaygılarını, sıkıntılarını dağıtır.” Ayrıca İbn Arabî,  “Hâlbuki sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı”( es-Sâffât; 37/96. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allâh attı” (el-Enfâl, 8/17) âyetlerinin “hayret” konusuyla ilgili olduğunu söyler. “Hz. Peygamber bu âyetlerin kapsamında şöyle buyurmuştur: ‘Ben senin övgünü hakkıyla yerine getiremem, sen kendini nasıl övdüysen öylesin.’ İşte bu kavuşma hâlidir. Ebû Bekir es-Sıddık ise bu bağlamda şu ifâdeleri beyân eder: ‘İdrâkin yetersizliğini idrâk etmek, idrâktir.’ Böylece o da hayrete düşmüş ve dolayısıyla ermiştir. O halde Allah’ta hayrete ulaşmak, O’na ulaşmanın ta kendisidir. En büyük hayret, tek hakîkatte sûretlerin farklılaşması nedeniyle tecellî ehlinde gerçekleşir.


Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner,

 Seven insan daha çok tanımaya çalışır, tanıdıkça da daha çok sever.


Kısasa Kısas, William Shakespeare

Aşk çocuklar parlayınca görülen ışıklardır.


İşaret Çocukları, Cahit Zarifoğlu


... insan ilk aşkını hiç unutamaz.


Kız Kardeşim İçin, Jodi Picoult

Aşk hiçbir zaman büyük kalabalığın hayranlığı ile kuşatılmamıştır. O bilakis ıztırabın dostudur.


İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf, Nurettin Topçu

Herkes bilmelidir ki, muhabbet ve aşka yönelip de sıkıntı ve belâ görmemek mümkün değildir. Râhatlık isteyen ve maddî hayâtın zevkleri peşinde olan kimsenin muhabbet ile ülfet etmesi imkânsızdır. Nitekim “muhabbetin evveli hetl (aldatma) [ِخُتل], sonu katldir” denilmek sûretiyle, aşk yolunun çetin bir yol olduğu ifâde edilmiştir.

“Sefâ (zevk ve eğlence) nerede (ne mümkün)? O,(zevk ve eğlence) âşıkların hayâtından çok uzaktır. Zîrâ Adn cenneti, hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır."


Zeliha Özer, Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında)

25 Şubat 2026 Çarşamba

“Aşk, benden geri kalanımı yok etmeden önce müteleffit (yüz çeviren) bakışını hibe kıl” 


Nâblusî, sufî şâirin Hakîkî Mâşûk’u görme talebini rü’yetin şartı ile açıklar. Görmenin şartı, gören ve görülenin bulunmasıdır. Şâyet gören, fenâ makāmındaysa görülen, gören ve görme kalmaz. Ankaravî, sûfî şâirin görme talebini bu âlemdeki görmeden ziyâde, akıl ve rûhun varlığıyla birlikte istîdât gözüne uygun görme olabileceğini düşünür.Sûfî şâir, “şâyet görmekle değilse bile” Mûsâ peygambere Hak Teâla’nın “ْلْن تَراْنُّي "(beni göremezsin) hitâbına karşılık, “işitmeme lütufta bulun” demektedir:

“Eğer benim seni görmemi yasaklamışsan, “len terânî” demek sûretiyle senin hitâbını işitmeme lütufta bulun, zîrâ benden önce “len” kelimesi, Mûsâ’ya lezzet verdi”


 Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

"Hakîkatte aşk, âşık, mâşuk O’dur ve hattâ mey-i aşkı âşıklara, Leylâlara ve Mecnûnlara sunan sâkî de O’dur."


  Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner



 Muhabbet yolunda meşakkat, dağlara inseydi muhakkak ki o dağlarla birlikte Tûr-ı Sînâ tecellîden önce parça parça olurdu...

İbnü’l-Fârid


 Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

Aşk yolundaki neseb bize ebeveynden olan nesebten daha yakındır.

İbn'ül Fârid


 Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner

Rasulullah, Miraç ve Aşk..


... miraçta tecelli eden aşk hikmeti... Allah'ın Resûlü, Cebrail'in kanadında "Sidre-tül-Müntehâ"ya kadar gider. Yani son duraktaki ağaç, "Sidre-tül-Müntehâ"...
Akl-ı küll'ün temsilcisi olan Melek der ki:

"- Ben bundan bir adım ileriye gidemem, ilerleyecek olursam yanarım, kül olurum!"

Allah'ın Sevgilisi sorar:
"- Buradan ileriye neyle gidilir?.."
"-Aşkla!"...

Ve kendisini atar nur çağlayanına ve ulaşır. İşte aşk bahsinin son kelimesi: Özlediğimiz gencin ilk vasfı aşk... Tek heceli, tek kelime: AŞK...
Necip Fazıl / (Özlediğimiz Nesil Konferansı'ndan)

24 Şubat 2026 Salı

"Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, hayâ susturur."

Zünnûn-ı Mısrî


Tezkiretü'l Evliyâ, Feridüddîn Attâr

 Neyin ki Resulullah ile münasebeti var, ona muhabbet imandandır.


Abdülaziz Bekkîne

Dünyada her şey bir şeyle tartılır; Sevgi ise fedakarlıkla tartılır.


Abdülaziz Bekkîne

Âşıkların Nişânı


Bir adam vardı. Garip, kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır, sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.

Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.

Âşıkların ciğerleri de deliktir, mâşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.


Satır Arası Hikâyeler, Serdar Tuncer

Wikipedia

Arama sonuçları