Arafat’ta, yavru kuş gibi zayıf düşmüş bir genç İbn Abbas’ın yanına getirildi.
“Ne olmuş buna?” diye sordu.
“Aşk” dediler.
?
Mecnûn ve Devesi
Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldılar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrusuna kavuşmaktı.
Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaktaydı. Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nın köyüne doğru çevirirdi.
Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İkimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farklı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaşlığı yapamayız. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.
Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.
*Mesnevi, Mevlânâ
Âşık Değil
Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmaî (ö.831) Basra çarşısında rastladığı köylü bir kadına sorar: - Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?
Kadın şöyle cevaplar:
- Sarılma, bağrına basma, dokunma ve konusma. Peki şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?
- Sarılma, okşama, öpme ve benzerleriyle ilerleme?!
- Peki cinsel münasebete kadar uzanıyor musunuz?
- Evet!
- Yaaa!.. Ey kardeşim oğlu, bu senin söylediğini yapanlar âşık falan değil, düpedüz çocuk isteyen birileri.
Divane Güzeller, İskender Pala
Âşık Tedâvisi
Semerkand Dergisi, Yusuf Yavuz
Aşk Derdi
Molla Cami k.s., meşhur eseri Baharistan’ın beşinci bahçesini aşka ayırır. Şu hadisle söze başlar: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehittir.” Yani her kim aşk cazibesine tutulur, düştüğü bu sarhoşluk haliyle edebini hayâsını döküp saçmadan ve derdini içine atarak ölürse şehit gider.
“Aşkta namus ve sır saklamanın şart olması, tabiatın istekleri ve nefsin hevasıyla bulaşmaması içindir.” der Hazret. Sonra öyle bir hikâye anlatır ki, aşk derdine tutulanlar için adeta bir yudum iksir: “Hz. Ebubekir r.a. halifelik zamanında Medine sokaklarında dolaşıyordu. Evleri kapı kapı gezerken ansızın bir evin kapısında durdu. İçeriden bir ağlama sesi işitti. Bir kadın şu beyti okuyor ve ağlıyordu:
Ey yüzü güzellikte aydan parlak sevgili! / Senin ay yüzünün önünde güneş sönük.
Sütninem dudaklarıma memesini vermeden önce / Senin mercan dudaklarının hatırasıyla kan içtim.
Şiirin nağmesi Hz. Ebubekir r.a.’ın gönlüne pek dokundu. Kapıyı çaldı ve sordu: “Cariye misin, yoksa hür müsün?” Kadın; “Cariyeyim.” dedi. Halife, “Bu beyti kimin sevgisiyle okuyorsun?” diye sordu. Kadıncağız: “Ey Peygamberin halifesi!
Hz. Muhammed s.a.v.’in mübarek ravzası hürmetine beni kendi halime bırak.” diye yakardı. Hz. Ebubekir ise “Senin gönlündeki derdi anlamadıkça buradan bir adım atmam..” dedi. Cariye derin bir ah çekti ve Haşimoğulları’ndan bir delikanlının adını söyledi. Halife mescide döndü, cariyenin sahibini çağırttı. Değer pahasını vererek kızcağızı aldı ve doğruca sevdiğinin yanına gönderdi.”
Semerkand Dergisi, Akif Güler
Gerçekten Âşık Olsaydı
Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuştu. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkını anlatıyor, sabredemiyor, çırpınıyor, ah çekiyor, halkı kendine acındırıyordu. Öte yandan şehirde haber çabuk yayıldı ve sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip:
-Ya ülkemi terk eder gidersin..., dedi, ya da kelleni vurdurtacağım..., kararını hemen ver.
Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı ve adamın işini oracıkta bitiriverdi. Bu manzarayı izleyen Vezir dedi ki:
-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz? Bunun üzerine Sultan:
-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekârdı. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım, dedi...
*İskender Pala
Âşıkların Nişânı
Bir adam vardı. Garip, kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır, sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Âşıkların ciğerleri de deliktir, mâşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.
Satır Arası Hikâyeler, Serdar Tuncer
Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı varmış. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuş. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkım anlatıyor, sabredemiyor, çırpmıyor, âh çekiyor, halkı kendine acmdırıyormuş. Şehirde haber çabuk yayılmış ve sultan bunu duyunca âşığı huzura getirtip bağırmış:
"Ya ülkemi terk eder gidersin ya da kelleni vurdurtacağım, kararım hemen ver."
Zavallı genç, düşünmüş, taşınmış ve gitmeye karar vermiş. Sultan bu cevabı duyunca hemen cellatları çağırtmış. Vezir demiş ki:
- "Hünkârım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurtacaksınız?" "
Çünkü gerçek bir âşık değil o, sahtekâr. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacak, kızımla düğününü yapacaktım."
Kalp, İskender Pala