''Ölüm ve aşk karşısında sabretmek en zoru.''
Gözyaşı Konağı, Şebnem İşigüzel
Âşık Değil
Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmaî (ö.831) Basra çarşısında rastladığı köylü bir kadına sorar: - Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?
Kadın şöyle cevaplar:
- Sarılma, bağrına basma, dokunma ve konusma. Peki şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?
- Sarılma, okşama, öpme ve benzerleriyle ilerleme?!
- Peki cinsel münasebete kadar uzanıyor musunuz?
- Evet!
- Yaaa!.. Ey kardeşim oğlu, bu senin söylediğini yapanlar âşık falan değil, düpedüz çocuk isteyen birileri.
Divane Güzeller, İskender Pala
Leylâyı seven Mecnûn, Hakîkî Mâşûk’un cemâlinin eseri olan hüsn (güzel)ü sever. Ancak mârifet eksikliği sebebiyle güzelliği kendi mâşûkundan menkul zanneder. Güzelliğin zuhûrunun, beşerî âlemde ilk neşet ettiği kişi Havvâ’dır...
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Gözümü, sana bakmasından kıskanıyorum; Onun için seni görünce bakışlarımı yere çeviriyorum. Beni fitneye düşüren şemâilini ve güzel tecellîlerini görünce; Seni Senden bile kıskanıyorum”
Gayret duygusu, muhibten mahbûba önelik olduğu gibi, mahbûbdan muhibbe doğru da olabilir. Allah’ın kıskanması dînî terminolojide gayretullah şeklinde ifâde edilmiştir.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
Âşık Tedâvisi
Semerkand Dergisi, Yusuf Yavuz
Aşk Derdi
Molla Cami k.s., meşhur eseri Baharistan’ın beşinci bahçesini aşka ayırır. Şu hadisle söze başlar: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehittir.” Yani her kim aşk cazibesine tutulur, düştüğü bu sarhoşluk haliyle edebini hayâsını döküp saçmadan ve derdini içine atarak ölürse şehit gider.
“Aşkta namus ve sır saklamanın şart olması, tabiatın istekleri ve nefsin hevasıyla bulaşmaması içindir.” der Hazret. Sonra öyle bir hikâye anlatır ki, aşk derdine tutulanlar için adeta bir yudum iksir: “Hz. Ebubekir r.a. halifelik zamanında Medine sokaklarında dolaşıyordu. Evleri kapı kapı gezerken ansızın bir evin kapısında durdu. İçeriden bir ağlama sesi işitti. Bir kadın şu beyti okuyor ve ağlıyordu:
Ey yüzü güzellikte aydan parlak sevgili! / Senin ay yüzünün önünde güneş sönük.
Sütninem dudaklarıma memesini vermeden önce / Senin mercan dudaklarının hatırasıyla kan içtim.
Şiirin nağmesi Hz. Ebubekir r.a.’ın gönlüne pek dokundu. Kapıyı çaldı ve sordu: “Cariye misin, yoksa hür müsün?” Kadın; “Cariyeyim.” dedi. Halife, “Bu beyti kimin sevgisiyle okuyorsun?” diye sordu. Kadıncağız: “Ey Peygamberin halifesi!
Hz. Muhammed s.a.v.’in mübarek ravzası hürmetine beni kendi halime bırak.” diye yakardı. Hz. Ebubekir ise “Senin gönlündeki derdi anlamadıkça buradan bir adım atmam..” dedi. Cariye derin bir ah çekti ve Haşimoğulları’ndan bir delikanlının adını söyledi. Halife mescide döndü, cariyenin sahibini çağırttı. Değer pahasını vererek kızcağızı aldı ve doğruca sevdiğinin yanına gönderdi.”
Semerkand Dergisi, Akif Güler
Gerçekten Âşık Olsaydı
Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuştu. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkını anlatıyor, sabredemiyor, çırpınıyor, ah çekiyor, halkı kendine acındırıyordu. Öte yandan şehirde haber çabuk yayıldı ve sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip:
-Ya ülkemi terk eder gidersin..., dedi, ya da kelleni vurdurtacağım..., kararını hemen ver.
Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı ve adamın işini oracıkta bitiriverdi. Bu manzarayı izleyen Vezir dedi ki:
-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz? Bunun üzerine Sultan:
-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekârdı. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım, dedi...
*İskender Pala
Ehl-i muhabbet indinde muhabbet, zühdün mukābilidir. Muhabbet nûr, aşk ise nârdır ki, mâsivâ ile olan alâkanın yanması ve yok olmasıdır. Tasavvufta, Allah’ın dışındaki her şey mâsivâ olarak telakkî edilmiştir. Dervişliğin esâsı sayılan mâsivâyı terketmekte, kalpten mâsivâ putunun değiştirilmesi, sevginin Allah üzerinde yoğunlaşması bu anlamda büyük önem arzeder. Çünkü, gönülde Allah’tan başka neyin sevgisi varsa onun sevgilisi, hattâ ilâhı odur, denilmiştir. Aşk sülûkünün nihâyetinde ulaşılan mertebe, “ahadiyet” mertebesidir. Bu mertebeye ulaşmak ise ancak nefsin ârızî sıfatlarını ve benlik duygusunu tezkiye etmekle olur.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Senin sevgini mezhep olarak seçene kadar hayret etmedim, Bu hayretim, senin hakkında değilse eğer hayret değildir”
Nâblusî bu beyitte “hayret”i, dehşet hâli ve sükûnetin bulunmaması olarak açıklar. “Senin sevgini mezhep olarak” seçmeyi İbn Arabî’nin Tercümânü’l Eşvâk’da zikrettiği “sevgi mezhebi” ile açıklar. “Kalbim, bütün sûretleri kabûl eder oldu; Putların tapınağı ve râhiplerin manastırı, Ceylânların merâsı, hacıların kâbesi; Tevrat’ın levhaları ve Kur’ân’ın sayfaları. Hangi yöne yönelse sevgi kervanları, Sevgi dîninin yolundan gidiyorum, Benim dînim ve îmânım sevgidir.” Nâblusî, tahayyürün yâni hayret etmenin artması ile murâkabeyi ilişkilendirir. İbnü’l-Fârız’ın “râ” kāfiyeli kasîdesinde (Râiyye Kasîdesi) ise “hayret” kavramını “aşk” ile bağlantılı olarak anlatan beyit şu şekildedir: "Sendeki aşkımın artmasıyla, hayret etmemi ziyâdeleştir."
Ebu’l-Abbas el-Mukaranî el-Kussad da şöyle demiştir: ‘Aşkın, insanlar üzerinde akıldan daha etkili bir gücü vardır.’ Çünkü akıl, insanı belli bir kayıt altına alır, oysaki aşk insanın hayâtını altüst eder, insanı şaşkına çevirir, hayrete düşürür. Şaşkınlık ise, akıllılıkla bağdaşmaz. Akıl sâyesinde insan kendini toplar. Şaşkınlık ise, insanın kendini dağıtmasına neden olur. Bu nedenle aşk, “dağılma” ve “dağıtma” özelliğiyle tavsîf edilmiştir. Bu özellik birçok açılardan, âşıkın kaygılarını, sıkıntılarını dağıtır.” Ayrıca İbn Arabî, “Hâlbuki sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı”( es-Sâffât; 37/96. “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allâh attı” (el-Enfâl, 8/17) âyetlerinin “hayret” konusuyla ilgili olduğunu söyler. “Hz. Peygamber bu âyetlerin kapsamında şöyle buyurmuştur: ‘Ben senin övgünü hakkıyla yerine getiremem, sen kendini nasıl övdüysen öylesin.’ İşte bu kavuşma hâlidir. Ebû Bekir es-Sıddık ise bu bağlamda şu ifâdeleri beyân eder: ‘İdrâkin yetersizliğini idrâk etmek, idrâktir.’ Böylece o da hayrete düşmüş ve dolayısıyla ermiştir. O halde Allah’ta hayrete ulaşmak, O’na ulaşmanın ta kendisidir. En büyük hayret, tek hakîkatte sûretlerin farklılaşması nedeniyle tecellî ehlinde gerçekleşir.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner,
Herkes bilmelidir ki, muhabbet ve aşka yönelip de sıkıntı ve belâ görmemek mümkün değildir. Râhatlık isteyen ve maddî hayâtın zevkleri peşinde olan kimsenin muhabbet ile ülfet etmesi imkânsızdır. Nitekim “muhabbetin evveli hetl (aldatma) [ِخُتل], sonu katldir” denilmek sûretiyle, aşk yolunun çetin bir yol olduğu ifâde edilmiştir.
“Sefâ (zevk ve eğlence) nerede (ne mümkün)? O,(zevk ve eğlence) âşıkların hayâtından çok uzaktır. Zîrâ Adn cenneti, hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır."
Zeliha Özer, Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında)
“Aşk, benden geri kalanımı yok etmeden önce müteleffit (yüz çeviren) bakışını hibe kıl”
Nâblusî, sufî şâirin Hakîkî Mâşûk’u görme talebini rü’yetin şartı ile açıklar. Görmenin şartı, gören ve görülenin bulunmasıdır. Şâyet gören, fenâ makāmındaysa görülen, gören ve görme kalmaz. Ankaravî, sûfî şâirin görme talebini bu âlemdeki görmeden ziyâde, akıl ve rûhun varlığıyla birlikte istîdât gözüne uygun görme olabileceğini düşünür.Sûfî şâir, “şâyet görmekle değilse bile” Mûsâ peygambere Hak Teâla’nın “ْلْن تَراْنُّي "(beni göremezsin) hitâbına karşılık, “işitmeme lütufta bulun” demektedir:
“Eğer benim seni görmemi yasaklamışsan, “len terânî” demek sûretiyle senin hitâbını işitmeme lütufta bulun, zîrâ benden önce “len” kelimesi, Mûsâ’ya lezzet verdi”
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
Rasulullah, Miraç ve Aşk..
Âşıkların Nişânı
Bir adam vardı. Garip, kimsesiz bir adam. Bağ-bahçe işleriyle uğraşır, sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı. Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı. Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu. Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu. Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar. Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu. Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.
Âşıkların ciğerleri de deliktir, mâşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.
Satır Arası Hikâyeler, Serdar Tuncer
Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı varmış. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuş. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkım anlatıyor, sabredemiyor, çırpmıyor, âh çekiyor, halkı kendine acmdırıyormuş. Şehirde haber çabuk yayılmış ve sultan bunu duyunca âşığı huzura getirtip bağırmış:
"Ya ülkemi terk eder gidersin ya da kelleni vurdurtacağım, kararım hemen ver."
Zavallı genç, düşünmüş, taşınmış ve gitmeye karar vermiş. Sultan bu cevabı duyunca hemen cellatları çağırtmış. Vezir demiş ki:
- "Hünkârım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurtacaksınız?" "
Çünkü gerçek bir âşık değil o, sahtekâr. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacak, kızımla düğününü yapacaktım."
Kalp, İskender Pala