"Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona...."
Aşktan Doğduk Biz, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Mecnûn ve Devesi
Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldılar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrusuna kavuşmaktı.
Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaktaydı. Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nın köyüne doğru çevirirdi.
Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İkimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farklı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaşlığı yapamayız. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.
Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.
*Mesnevi, Mevlânâ
O Sevgili’yi ben benden isterim ve O her zaman (ezelde ve ebedde) benim yanımdadır, O nasıl benden gizlendi, hayret ediyorum”
Hakîkî Mâşûk’un esmâ, sıfât, ahkâm, efâl ve zâtıyla berâber kendisiyle olduğu halde nasıl O’nu idrâk edemediğine hayret eden İbnü’l-Fârız’ın bu ifâdelerini Nâblusî, َِو َ ْنَُحْْنُ َأ َ ْق َْرَُبُ ِإ ِ ْل َ ْيُْهِ ِمِْنْ ِحَ ْبْلِ اْل َْو َ ر ِ يْد “Biz ona şahdamarından daha yakınız” (Kaf: 50/16) âyeti ile açıklar. Bu hayret, yakınlığın nasıl olur da kendisinden gizlendiğine karşı duyduğu hayrettir. Ankaravî bu şaşkınlığın sebep olduğu gaflet durumunda bulunanların şu kimseye benzetildiğini ifâde eder: “O kimse şaşkın ve şeydâ bir durumda bir yere giderken, kendi elbisesine benzer bir kıyâfet giymiş ve beline kabak asmış birini görünce şöyle der: Ne acâip şey, bu benim, o halde ben kim olabilirim?”
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Ey Genç (fetâ), sevgiyi hicâb gören kimsenin hükmüyle ben o sevgiden ayrıldım, hevânın (muhabbetin) fenâ bulduğu bir mertebedeyim.”
Muhabbet, muhib ve mahbûb arasında “gayriyet” iktizâ eder. Gerçekde, işâret edilen “itthâd”da bu yoktur. Allah yolunda sâlik mürîdin mertebesi, ikisi arasında hicâbın bulunması içindir. Buraya kadar İbnü’l-Fârız’ın aşk ve muhabbet ile sülûkün yüksek bir mertebe olarak sunmasından sonra, hakîkatte sevgi ve aşk ile sülûkün ikilik olduğunu, bunun üstünde bir hâlin bulunduğuna işâret edildiği görülmektedir. Aşk ve muhabbet, sûfînin seyrinde geçilmesi gereken bir mertebedir. İbnü’l-Fârız yaşadığı yüksek tecrübenin aşkın ötesinde olduğunu, kendisinin bu aşk mertebesini geçtğini şu beyiti ile ifâde eder:
“Aşk sınırını geçtim, ittihad mîrâcından geçerken sevgi kerih görülen (buğzedilen) gibidir.”
Nâblusî, İbnü’l-Fârız’ın bu beyitte “muhabbet ve aşk benim yanımda buğz menzilindedir” demekle ikilik (isneyniyyet) ve vücûdda sevilen (mahbûb) ile müşâreket (ortaklık) dâvâsının gizli şirk olduğunu, gerçek mahbûbun böyle bir çekişmeye râzı olmadığını belirtir. Hak Teâlâ’nın ُيُُحِ ْبَُهُُمْ َو َ يُُحِ ْبَُوْنَُه “Onları sever, onlar da O’nu severler” (el-Mâide: 54) âyetinde, tefrika zamirlerle; cem‘ vasıfladır. Muhabbet vasıftır. Dil bilimciler, Allah Teâla için mef’ûlün-bih (nesne ) olmayacağını, ancak fiil ve fâil ile cümle kurulabileceğini belirtirler. Nâblusî, İbn Hişâm’ın Kitâbu muğnî isimli eserinden misaller gösterir. Meseleyi dil bilimsel metodla îzâh eden Nâblusî, bu beyitle işâret edilenin, kâmiller için muhabbetin, makbûl kabûl edilmediğidir. Muhabbet, seven ve sevilen arasında bir nisbettir. Bu ise, mugāyereti gerektirir. Mugāyeret ise bir yönde gizli şirk olduğundan, hakîkî muvahhid için buğz edilmeyi gerektirir. Her ne kadar muhabbet yüksek bir mertebe ise de ahadiyet mertebesinin aşağısındadır. Vâhidiyet mertebesinde olan, seven ve sevileni aynı görür. Beyitte geçen “ittihad” mertebesi de bir yönden “muhabbet” gibi cem‘ül’l-cem‘ mertebesinde olanlara nisbetle hicâbdır.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR
Yöresi- İli / ÇUKUROVA
Kaynak Kişi / EYÜP TADİL
Derleyen / ANKARA DEVLET KONSERVATUARI
Notaya Alan / ALİ CANLI
Makamsal Dizi / HÜSEYNİ
Konusu - Türü / Aşk Sevda
İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR
TOZAR ELİF ELİF DİYE
DELİ GÖNÜL APDAL OLMUŞ
GEZER ELİF ELİF DİYE
ELİF KAŞLARINI ÇATAR
GAMZESİ SİNEME BATAR
AK ELLERİ KALEM TUTAR
YAZAR ELİF ELİF DİYE
EVLERİNİN ÖNÜ ÇARDAK
ELİF'İN ELİNDE BARDAK
SANKİ YEŞİL BAŞLI ÖRDEK
YÜZER ELİF ELİF DİYE
KARAC'OĞLAN EYMELERİN
GÖNÜL SEVMEZ DEYMELERİN
İLİKLENMİŞ DÜYMELERİN
ÇÖZER ELİF ELİF DİYE
Karacaoğlan
Kaynak: https://www.repertukul.com/INCECIKTEN-BIR-KAR-YAGAR-2692
*
Emel Sayın / 1976
Âşık Değil
Ünlü dil, edebiyat ve şiir bilgini Asmaî (ö.831) Basra çarşısında rastladığı köylü bir kadına sorar: - Siz aşkı nelerden ibaret sayarsınız?
Kadın şöyle cevaplar:
- Sarılma, bağrına basma, dokunma ve konusma. Peki şehirli bilgin, sizde aşk nasıl bir şey?
- Sarılma, okşama, öpme ve benzerleriyle ilerleme?!
- Peki cinsel münasebete kadar uzanıyor musunuz?
- Evet!
- Yaaa!.. Ey kardeşim oğlu, bu senin söylediğini yapanlar âşık falan değil, düpedüz çocuk isteyen birileri.
Divane Güzeller, İskender Pala
Leylâyı seven Mecnûn, Hakîkî Mâşûk’un cemâlinin eseri olan hüsn (güzel)ü sever. Ancak mârifet eksikliği sebebiyle güzelliği kendi mâşûkundan menkul zanneder. Güzelliğin zuhûrunun, beşerî âlemde ilk neşet ettiği kişi Havvâ’dır...
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Gözümü, sana bakmasından kıskanıyorum; Onun için seni görünce bakışlarımı yere çeviriyorum. Beni fitneye düşüren şemâilini ve güzel tecellîlerini görünce; Seni Senden bile kıskanıyorum”
Gayret duygusu, muhibten mahbûba önelik olduğu gibi, mahbûbdan muhibbe doğru da olabilir. Allah’ın kıskanması dînî terminolojide gayretullah şeklinde ifâde edilmiştir.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
Âşık Tedâvisi
Semerkand Dergisi, Yusuf Yavuz
Aşk Derdi
Molla Cami k.s., meşhur eseri Baharistan’ın beşinci bahçesini aşka ayırır. Şu hadisle söze başlar: “Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehittir.” Yani her kim aşk cazibesine tutulur, düştüğü bu sarhoşluk haliyle edebini hayâsını döküp saçmadan ve derdini içine atarak ölürse şehit gider.
“Aşkta namus ve sır saklamanın şart olması, tabiatın istekleri ve nefsin hevasıyla bulaşmaması içindir.” der Hazret. Sonra öyle bir hikâye anlatır ki, aşk derdine tutulanlar için adeta bir yudum iksir: “Hz. Ebubekir r.a. halifelik zamanında Medine sokaklarında dolaşıyordu. Evleri kapı kapı gezerken ansızın bir evin kapısında durdu. İçeriden bir ağlama sesi işitti. Bir kadın şu beyti okuyor ve ağlıyordu:
Ey yüzü güzellikte aydan parlak sevgili! / Senin ay yüzünün önünde güneş sönük.
Sütninem dudaklarıma memesini vermeden önce / Senin mercan dudaklarının hatırasıyla kan içtim.
Şiirin nağmesi Hz. Ebubekir r.a.’ın gönlüne pek dokundu. Kapıyı çaldı ve sordu: “Cariye misin, yoksa hür müsün?” Kadın; “Cariyeyim.” dedi. Halife, “Bu beyti kimin sevgisiyle okuyorsun?” diye sordu. Kadıncağız: “Ey Peygamberin halifesi!
Hz. Muhammed s.a.v.’in mübarek ravzası hürmetine beni kendi halime bırak.” diye yakardı. Hz. Ebubekir ise “Senin gönlündeki derdi anlamadıkça buradan bir adım atmam..” dedi. Cariye derin bir ah çekti ve Haşimoğulları’ndan bir delikanlının adını söyledi. Halife mescide döndü, cariyenin sahibini çağırttı. Değer pahasını vererek kızcağızı aldı ve doğruca sevdiğinin yanına gönderdi.”
Semerkand Dergisi, Akif Güler