Yalnız aşk yoluyla Allah’a ulaşılır.
Var Olmak, Nurettin Topçu
Mecnûn ve Devesi
Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldılar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrusuna kavuşmaktı.
Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaktaydı. Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nın köyüne doğru çevirirdi.
Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İkimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farklı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaşlığı yapamayız. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.
Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.
*Mesnevi, Mevlânâ
O Sevgili’yi ben benden isterim ve O her zaman (ezelde ve ebedde) benim yanımdadır, O nasıl benden gizlendi, hayret ediyorum”
Hakîkî Mâşûk’un esmâ, sıfât, ahkâm, efâl ve zâtıyla berâber kendisiyle olduğu halde nasıl O’nu idrâk edemediğine hayret eden İbnü’l-Fârız’ın bu ifâdelerini Nâblusî, َِو َ ْنَُحْْنُ َأ َ ْق َْرَُبُ ِإ ِ ْل َ ْيُْهِ ِمِْنْ ِحَ ْبْلِ اْل َْو َ ر ِ يْد “Biz ona şahdamarından daha yakınız” (Kaf: 50/16) âyeti ile açıklar. Bu hayret, yakınlığın nasıl olur da kendisinden gizlendiğine karşı duyduğu hayrettir. Ankaravî bu şaşkınlığın sebep olduğu gaflet durumunda bulunanların şu kimseye benzetildiğini ifâde eder: “O kimse şaşkın ve şeydâ bir durumda bir yere giderken, kendi elbisesine benzer bir kıyâfet giymiş ve beline kabak asmış birini görünce şöyle der: Ne acâip şey, bu benim, o halde ben kim olabilirim?”
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Ey Genç (fetâ), sevgiyi hicâb gören kimsenin hükmüyle ben o sevgiden ayrıldım, hevânın (muhabbetin) fenâ bulduğu bir mertebedeyim.”
Muhabbet, muhib ve mahbûb arasında “gayriyet” iktizâ eder. Gerçekde, işâret edilen “itthâd”da bu yoktur. Allah yolunda sâlik mürîdin mertebesi, ikisi arasında hicâbın bulunması içindir. Buraya kadar İbnü’l-Fârız’ın aşk ve muhabbet ile sülûkün yüksek bir mertebe olarak sunmasından sonra, hakîkatte sevgi ve aşk ile sülûkün ikilik olduğunu, bunun üstünde bir hâlin bulunduğuna işâret edildiği görülmektedir. Aşk ve muhabbet, sûfînin seyrinde geçilmesi gereken bir mertebedir. İbnü’l-Fârız yaşadığı yüksek tecrübenin aşkın ötesinde olduğunu, kendisinin bu aşk mertebesini geçtğini şu beyiti ile ifâde eder:
“Aşk sınırını geçtim, ittihad mîrâcından geçerken sevgi kerih görülen (buğzedilen) gibidir.”
Nâblusî, İbnü’l-Fârız’ın bu beyitte “muhabbet ve aşk benim yanımda buğz menzilindedir” demekle ikilik (isneyniyyet) ve vücûdda sevilen (mahbûb) ile müşâreket (ortaklık) dâvâsının gizli şirk olduğunu, gerçek mahbûbun böyle bir çekişmeye râzı olmadığını belirtir. Hak Teâlâ’nın ُيُُحِ ْبَُهُُمْ َو َ يُُحِ ْبَُوْنَُه “Onları sever, onlar da O’nu severler” (el-Mâide: 54) âyetinde, tefrika zamirlerle; cem‘ vasıfladır. Muhabbet vasıftır. Dil bilimciler, Allah Teâla için mef’ûlün-bih (nesne ) olmayacağını, ancak fiil ve fâil ile cümle kurulabileceğini belirtirler. Nâblusî, İbn Hişâm’ın Kitâbu muğnî isimli eserinden misaller gösterir. Meseleyi dil bilimsel metodla îzâh eden Nâblusî, bu beyitle işâret edilenin, kâmiller için muhabbetin, makbûl kabûl edilmediğidir. Muhabbet, seven ve sevilen arasında bir nisbettir. Bu ise, mugāyereti gerektirir. Mugāyeret ise bir yönde gizli şirk olduğundan, hakîkî muvahhid için buğz edilmeyi gerektirir. Her ne kadar muhabbet yüksek bir mertebe ise de ahadiyet mertebesinin aşağısındadır. Vâhidiyet mertebesinde olan, seven ve sevileni aynı görür. Beyitte geçen “ittihad” mertebesi de bir yönden “muhabbet” gibi cem‘ül’l-cem‘ mertebesinde olanlara nisbetle hicâbdır.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner