Aşkın ateşi ısıtır suları, sular soğutamaz aşkı.
Soneler, William Shakespeare
Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar,
Ölümleri olur zaferleri,
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.
En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir,
Aynı tat isteği, iştahı köreltir.
Onun için, ölçülü sev ki uzun sürsün sevgin,
Hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır.
Romeo ve Juliet, William Shakespeare
"aşkı nerden bilecek bir kerecik ölmeyen..."
I seni sensiz yaşamak 1
I serdar tuncer
Aşk, perdeleri yırtmaktır. Aşk, sırları çözmektir ve cemal-i yâri burada görmektir. Burada, cemal-i yâri göremeyen körler, yarın ahrette de kör olacaklar ve cemal-i yâri göremeyeceklerdir.
Dinle NİYAZİ’nin sözün,
Bir nesne örtmez Hak yüzün,
Hak’tan ayân bir nesne yok,
Gözsüzlere pünhân imiş..
Aşk, dağları deldirir. Aşk, maksuda erdirir. Aşk, vecdi buldurur. Vecd ise, aşk-u şevkin nefse galip gelmesi hali olduğundan, zâkire zikrin tadını tattırır. Bu öyle bir haldir ki, o ânda zâkirin uzuvlarından birisi kesilse veya kopsa, aşk-u şevk-i vecd ile zikreden Cemal-i lâ-yezali müşahede ettiğinden, o haz ve lezzet içinde acısını bile duymaz. Âşıkların ölümleri halinde de, cemale vuslât bulunduğundan, ruhun vücuttan ayrılmasının acısını, âşık mâ’şuku ile buluşmanın derin hazzı içinde duymaz.
Aşk Yolu Vuslat Tariki, Muzaffer Ozak
*
gelin ey âşıklar gelin...
(https://youtu.be/D24mOVkylbc?si=LsKWXWXmEa85gGTj)
*
Gelin Ey Âşıklar Gelin
Gelin ey âşıklar gelin
Bu menzil uzağa benzer
Nazar kıldım şu dünyâya
Kurulmuş tuzağa benzer
Bir pîrin eteğin tuttum
Ana belî deyüp gittim
Nice yüz bin günâh ettim
Her biri bir dağa benzer
Pîrim diyemedim ere
Varamadım doğru yola
Günâhım çok yüzüm kâre
Eller yüzü ağa benzer
Günâhım çok başım kaygu
Terk etmedim fenâ huyu
Cümle âlem benden eyu
Benden kemter yoğa benzer
Çağla Dervîş Yûnus çağla
Sen özünü Hakk’a bağla
Ağlar isen başına ağla
Elden vefâ yoğa benzer
Yunus Emre
benim gönlüm tâ ezelden aşk'tan gelir aşka gider...
Aşktan Gelir Aşka Gider, Dervish Brothers
*
Aşk'tan Gelir Aşka Gider
Benim gönlüm tâ ezelden,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Bir Yol öğrendim Güzel'den,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Ten içinde misâfir Cân,
Sûretim ayna, zâhir Cân,
Doğuştan bir muhâcir Cân,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Yol küser yolcu durunca,
Anca başlar, tam varınca,
Mâsivâ çöl, ben karınca,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Bir kanadı kırık kumru,
Yazan böyle yazmış Emr'i,
Bir kelebek, üç gün ömrü,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Gönlümün boynunda halka,
Bâzı Hakk'a, bâzı halk'a,
Usul usul, düşe-kalka,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Rûhumun dizleri yara,
Yıldızlara sora sora,
Gölgem Yâr'in ardı sıra,
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Dost'a varan var mı? Hani?
Varmak için değil yani,
Adı üzerinde "Fânî"...
Aşk'tan gelir, Aşk'a gider...
Ferhâd Fânî
"aşk deyince ötesini arama..."
I mihriban
I abdurrahim karakoç
(https://youtu.be/jTFVjfMOQzU)
&
Mihriban
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban
Yar, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban
Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban
Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban
Boşa bağlanmış bülbül gülüne
Kar koysan köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtım tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban
Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban
Abdürrahim Karakoç / 1960 (Dosta Doğru)
"birer bıçak vermedi mi ellerinize züleyha?..."
Bu Yusuf'un Zindandan Seslenişidir
Eğilin önümde çağdaş güneşler!
Kenanlı yıldızlar varın secdeye!
Issız çöllerde, derin kör kuyularda
Ben görürüm camgöbeği düşleri
Ve ben yorarım sırma şafaklarda,
Bulanık, korkulu düşlerinizi...
Tebessümlerimi yollarım vakur kervanlarla
Küfür karanlığı gecelerinize,
Sonra düşüncelerinizi yeşertirim...
İnce belli üç attır Tih sahrasında;
Güzelliğim, sabrım ve yalnızlığım.
Çılgınca yarışırlar kader güzergahımda;
Nalları değer kader çizgilerinize...
Bilemiyorum, bensiz nasıl olursunuz?
Cibril nefesli rüzgarlarda perdelenir gözleriniz,
Körpe bir ceylan gibi kaçıp gider güzellik,
Ateş yağar avuçlarınıza bir yerden,
Nil söndüremez içinizdeki yangınları,
Ağulu bir yılan ölüsü gibi yatar durur öyle
Mu’cizelere gebe Kızıl Deniz...
Dinleyin hele dinleyin çağdaş kadınlar!
Gamzesiz, zülüfsüz, yorgun kadınlar!
Mor mor halkalarda tutsak kadınlar!
Birer bıçak vermedi mi ellerinize Züleyha?
Çizdirmedi mi güzelliği avuçlarınıza?
Züleyha dedim ya biraz durmalısınız;
Lacivert çöl gecelerinden bir parçadır o,
Gözbebeklerinde dinlenir bereketli Nil...
Nasıl anlatsam size Züleyhayı;
Gözleri bir vaha gibi yeşil...
Ve gidin!
Nereye giderseniz gidin!
Kuyular her yerde derin!
İster Kenan illerinde, ister Mısır’da,
Zindanlar karanlık, mahzenler serin...
Hapsederim gençliğimi damarlarıma,
Kaç kere yaşanmış bir cenge girerim;
Unuturum sizi çağdaş kadınlar!
Sarılırım sımsıkı soğuk demirlere,
Kıtlıktan, bereketten haber veririm...
Ben yorarım düşlerinizi böyle bilin!
“Ümmü’l Kitab” üstüne yemin ederim;
Bir gün beni çağıracaksınız.
Yediye ve katlarına yemin olsun ki;
Bana muhtacsınız!
Bana muhtacsınız!
Bana muhtacsınız!
Dilâver Cebeci
"aşktan yana söz duyunca..."
I ben hep seni düşünürüm
I hasan sağındık
I şiir; abdurrahim karakoç
Bir Hint kılıcı gibi olan ayrılık keskindir. Fakat aşk kılıcı daha da keskindir.
• Dîvân-ı Kebir, Mevlânâ
&
Bir kılı kırka yarar ayrılık.. ve aşk, bin parçaya doğrar, doğurmak için âşığı.
Hicrân da aşk ateşi gibi yakar.. ne var ki; ateş vardır oldurur, ateş vardır öldürür!
Su içindeki balık mı suyu daha çok arar yoksa bir damla suyu bir inci mi?!
Uzaklık mı daha yakındır; yakınlık mı çok daha uzak?!
Ve bir perdedir; aralansa...
Âşık susarsa, ârif konuşursa helâk olur, diyenler dinlese, âşıklar konuşsa, ârifler sussa; n'olur?!
İlk önce bilinmesi gereken asıl, marifet ve idraksiz, yâni bilip anlamadan sevginin tahakkuk edemiyeceğidir. Çünkü insan, ancak bildiğini sever. Bunun için cansız bitkilerin sevgi ile vasıflanması mümkün değildir. Sevgi, canlı ve anlayışlı olanların özelliğidir, Bu idrâk edilen eşyada idrâk edip anlayanın tabiatine uygun hoşuna gidip zevk aldığı ve tabiatine uymayıp hoşuna gitmiyen, canını sıkan ve bir de ne zevk, ne de elem veren olmak üzere üçe ayrılır. Anladığı, zevk ve rahatlık duyduğu her şey idrâk sahibi için sevimlidir. Anlayışında acı duyduğu her şey de onun için sevimsizdir. Lâkin ne zevk, ne de üzüntü duymadığı şeylere gelince; bunlar mahbub ve mekruh olarak vasıflanmazlar. Demek ki zevk alınan her şey, zevk alan için sevimlidir, demek, gönül ona meyleder demektir. Sevimsizdir demek, gönül ondan nefret eder demektir. Demek ki sevgi, gönlün zevk aldığı şey'e meyletmesi demektir. Bu meyil kuvvetleşirse, buna aşk derler. Buğz da, eziyet edici ve zorluk veren şeylerden tabiatın nefret etmesidir. Kuvvetleşdiğı vakit buna Makt derler, işte, bilinmesi gereken muhabbet ve sevginin aslı budur.
İhyâu 'Ulûmî'd Dîn, İmâm-ı Gazâlî
Aşkın hikayesi, aslında Adem’in hikayesidir; zira Allah kadını onun kaburgasından var etmiştir. Bu yüzden aşkın ilk nişanesi, erkeğin sanki sevdiği kadın bir kemiğini kırmışçasına sızı duymasıdır... Aşkta kadim olan her şey "akıl dışı" bir mahiyet taşır; yeni olan her şey ise "anlaşılmaz" bir sır gibidir.
Vahyü'l-Kalem, Mustafa Sadık Er-Râfîi
Aşıklar Kitabı'nda, anlatıldığına göre bir zamanlar bir âşık vardı. Kadını senelerce ama senelerce sevdi durdu. Zaman zaman yanına gider gelirdi de. Ama hiçbir gün aralarında hiçbir şey geçmedi. O adam daha sonra dedi ki:
— Karanlık bir gecede ayasının beyazlığını gördüm, elimi elinin üstüne bastırdım. Bana,
— Sakın ha, dedi. Düzgün olanı bozma!..
... aşkın berraklığı üzerindeki haya perdesindedir..
Kitâb-ı Aşk, İskender Pala
Mecnûn ve Devesi
Mecnûn, Leylâ’sının köyüne gitmek için dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldılar. Mecnûn’un bütün derdi, sevgilisinin köyüne bir an önce ulaşmaktı. Dişi deve ise geride bıraktığı yavrularını düşünüyordu. Onun da tek derdi, bir an önce geriye dönüp yavrusuna kavuşmaktı.
Mecnûn bir an dalıp gittiğinde deve geriye döner, köye yavrularına kavuşmak için koşmaktaydı. Mecnûn kendine geldiğinde, devenin yönünü tekrar Leylâ’nın köyüne doğru çevirirdi.
Bu yolculuk iki-üç gün böyle, iki ileri bir geri devam etti. Mecnûn yıllardır yollardaymış gibi şaşırıp kalmıştı. Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, devesinden indi ve, ”Ey deve! İkimiz de âşığız, ama sevdiklerimiz farklı yerlerde. Biz birbirimizle yol arkadaşlığı yapamayız. Beraberliğimiz ikimizi de hedefe ulaştırmayacak. En doğrusu biz yollarımızı ayıralım” dedi ve deveyi serbest bıraktı.
Bu hikâyede Mecnûn insan ruhunu temsil eder. Ruh rabbine âşık olduğundan ona doğru gitmek ister. Fakat nefis devesi ona devamlı engel olur. Deve maddî arzuların peşinden koşan nefsin sembolüdür.
*Mesnevi, Mevlânâ
O Sevgili’yi ben benden isterim ve O her zaman (ezelde ve ebedde) benim yanımdadır, O nasıl benden gizlendi, hayret ediyorum”
Hakîkî Mâşûk’un esmâ, sıfât, ahkâm, efâl ve zâtıyla berâber kendisiyle olduğu halde nasıl O’nu idrâk edemediğine hayret eden İbnü’l-Fârız’ın bu ifâdelerini Nâblusî, َِو َ ْنَُحْْنُ َأ َ ْق َْرَُبُ ِإ ِ ْل َ ْيُْهِ ِمِْنْ ِحَ ْبْلِ اْل َْو َ ر ِ يْد “Biz ona şahdamarından daha yakınız” (Kaf: 50/16) âyeti ile açıklar. Bu hayret, yakınlığın nasıl olur da kendisinden gizlendiğine karşı duyduğu hayrettir. Ankaravî bu şaşkınlığın sebep olduğu gaflet durumunda bulunanların şu kimseye benzetildiğini ifâde eder: “O kimse şaşkın ve şeydâ bir durumda bir yere giderken, kendi elbisesine benzer bir kıyâfet giymiş ve beline kabak asmış birini görünce şöyle der: Ne acâip şey, bu benim, o halde ben kim olabilirim?”
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner
“Ey Genç (fetâ), sevgiyi hicâb gören kimsenin hükmüyle ben o sevgiden ayrıldım, hevânın (muhabbetin) fenâ bulduğu bir mertebedeyim.”
Muhabbet, muhib ve mahbûb arasında “gayriyet” iktizâ eder. Gerçekde, işâret edilen “itthâd”da bu yoktur. Allah yolunda sâlik mürîdin mertebesi, ikisi arasında hicâbın bulunması içindir. Buraya kadar İbnü’l-Fârız’ın aşk ve muhabbet ile sülûkün yüksek bir mertebe olarak sunmasından sonra, hakîkatte sevgi ve aşk ile sülûkün ikilik olduğunu, bunun üstünde bir hâlin bulunduğuna işâret edildiği görülmektedir. Aşk ve muhabbet, sûfînin seyrinde geçilmesi gereken bir mertebedir. İbnü’l-Fârız yaşadığı yüksek tecrübenin aşkın ötesinde olduğunu, kendisinin bu aşk mertebesini geçtğini şu beyiti ile ifâde eder:
“Aşk sınırını geçtim, ittihad mîrâcından geçerken sevgi kerih görülen (buğzedilen) gibidir.”
Nâblusî, İbnü’l-Fârız’ın bu beyitte “muhabbet ve aşk benim yanımda buğz menzilindedir” demekle ikilik (isneyniyyet) ve vücûdda sevilen (mahbûb) ile müşâreket (ortaklık) dâvâsının gizli şirk olduğunu, gerçek mahbûbun böyle bir çekişmeye râzı olmadığını belirtir. Hak Teâlâ’nın ُيُُحِ ْبَُهُُمْ َو َ يُُحِ ْبَُوْنَُه “Onları sever, onlar da O’nu severler” (el-Mâide: 54) âyetinde, tefrika zamirlerle; cem‘ vasıfladır. Muhabbet vasıftır. Dil bilimciler, Allah Teâla için mef’ûlün-bih (nesne ) olmayacağını, ancak fiil ve fâil ile cümle kurulabileceğini belirtirler. Nâblusî, İbn Hişâm’ın Kitâbu muğnî isimli eserinden misaller gösterir. Meseleyi dil bilimsel metodla îzâh eden Nâblusî, bu beyitle işâret edilenin, kâmiller için muhabbetin, makbûl kabûl edilmediğidir. Muhabbet, seven ve sevilen arasında bir nisbettir. Bu ise, mugāyereti gerektirir. Mugāyeret ise bir yönde gizli şirk olduğundan, hakîkî muvahhid için buğz edilmeyi gerektirir. Her ne kadar muhabbet yüksek bir mertebe ise de ahadiyet mertebesinin aşağısındadır. Vâhidiyet mertebesinde olan, seven ve sevileni aynı görür. Beyitte geçen “ittihad” mertebesi de bir yönden “muhabbet” gibi cem‘ül’l-cem‘ mertebesinde olanlara nisbetle hicâbdır.
Fârız’ın Kasîde-i Tâiyye’sinde Seyr u Sülûk (Nâblusî Şerhi Bağlamında), Zeliha Öner